| Bülent: Nasıl böyle bir şey söyleyebiliyorsun Emine? Manasız lâflarla canımı sıkmanın sırası mı? |
| How can you say such a thing, Emine? Is this the time to upset me with foolish talk? (Lit., to squeeze my soul) |
| Emine: Özür dilerim. Sözlerimi aptalca bulacağını tahmin edemedim. |
| I apologize. (Lit., I request pardon.) I couldn’t imagine that you would find my words stupid. |
| Narrator: Bülentin gösterdiği tepki karşısında Emine şaşkına dönmüştü. Bir müddet hiç konuşmadılar. |
| Emine was stunned by Bülent’s reaction. (Lit., the reaction Bülent showed) For a while they didn’t say a word. (Lit., didn’t speak) |
| Bülent: Ben gidiyorum Emine. Yapacak işlerim var. Sonra ararım seni. |
| I’m going, Emine. I have things to do. I’ll call you later. |
| Emine: Güle güle. |
| Good-bye. |
| Narrator: Bülent kapıdan çıkarken geri döndü. Eminenin yanına geldi. |
| As Bülent was going out the door, he turned back. He came over to Emine. (Lit., came to Emine’s side) |
| Bülent: Sana karşı kaba davrandım. Kusuruma bakma. Fakat senden de biraz anlayış bekliyorum. |
| I was rude to you. (Lit., I behaved rudely toward you.) I apologize. But I expect a little understanding on your part too. (Lit., from you too) |
| Emine: Ne yazık ki senin istediğin kadar anlayışlı olamıyorum. |
| Too bad I can’t be as understanding as you’d like. |
| Narrator: Bülent çıkıp gitmişti. Genç kadın şaşkın ve perişan karışık hisler altında bunalıyordu.. |
| Bülent had left. Perplexed and miserable, the young woman was suffering under (a burden of) mixed feelings. |
| Emine: Olmayacak, olmayacak. Bu iş yürümeyecek.. Ne yapsam Tanrım? |
| It won’t happen, it won’t. Things aren’t going to work out. (Lit., won’t move forward) My God, what should I do? |